İstanbul Üniversitesi’nden Güney Özel yazdı: “Üniversitenin ilk senesi okula alışma, üniversiteli olmaya adapte olma sürecinde hazırlığın çok yararlı olduğu bilgisi kulaktan kulağa yayılmış ve abartılmış olsa da gerçek hiç de böyle değil.”

Okul hayatının başından beri gençliğini sınav maratonunda, haksız bir rekabetin içinde geçiren ve tüketen(tükettirilen) biz gençlerin tam da üniversiteli olma hedefimize ulaştığımız noktada karşımıza çıkan, açması güç bir kapıdır hazırlık senesi.

Bu yazının değineceği daha doğrusu deşeceği nokta dil öğrenmenin faydaları ve gereklilikleri değildir.  Bu yazının konusu, hazırlık okumanın kendisidir. Bir sene boyunca yaptığımız şey nedir? Senenin sonunda ulaşmayı hedeflediğimiz nokta neresidir? Kısaca bu neyin hazırlığıdır?

Mevcut bilimsel açıklamalar insanın dil ile ilişkileri üzerine birçok farklı fikir ortaya atsa da ortaklaştıkları en büyük nokta dil öğrenmek için ideal yaşın hiçbir koşulda 18 veya üstü olmadığıdır. Belli ki YÖK ve MEB bu araştırmalara çok ilgi göstermemiş.  Nitekim biraz ilgilenseler gençler için de dil öğrenmeye en yatkın dönemin on iki yaş civarında olduğunu bilirlerdi. Bilirlerdi ve ortaokullarda okutulan içi boş dil müfredatlarını nitelikli hale getirirlerdi. Biz  gençler de sınav yarışlarında o dershane senin bu deneme sınavı benim koşuşturmaktan, maddi imkansızlıklar içinde kıvranmaktan  artık takatimizin kalmadığı noktada bir de hazırlık meselesiyle uğraşmak zorunda kalmazdık. Ne yazık ki zorundayız. Zorunlu hazırlık okuyoruz. Bu da yetmezmiş gibi sözde büyüklerimiz  ‘’büyük YÖK’’ her şeyi bir kenara bırakıp ilk üniversite dönemimizde bizden sadece yabancı dil öğrenmemizi talep ediyor. Bize dünya vatandaşı olma, akademik alanda gelişme, iş bulma rekabetine bir adım önde başlayabilme şansı sunuyor. Lütfediyor. Ya da yukarıda bahsettiğimiz içi boş üniversite öncesi eğitim için bizden özür diliyor. Niyetlerini kim bilir? Zaten bizim aklımız buna nasıl yetebilir!?  Şunu söyleyebiliriz ki özürleri kabahatlerinden büyük! Ya farkında değiller ya da farkındalar…

Üniversitenin ilk senesi okula alışma, üniversiteli olmaya adapte olma sürecinde hazırlığın çok yararlı olduğu bilgisi kulaktan kulağa yayılmış ve abartılmış olsa da gerçek hiç de böyle değil. Kampüsün en ücra bölgelerine atılan binalarda bir sene boyunca, okulun kulüp ve topluluk faaliyetlerine ulaşmakta güçlük çekerek geçirilen bu hazırlık senelerinde öğrenciler için en genel amaç sınıfı geçmek ve bir an önce gerçekten ‘’üniversiteli olmak’’ oluyor. Anlaşılacağı üzere hazırlık dönemi aslında bizler için üniversiteli hissetmenin önündeki bir engel olarak duruyor. Devam durumumuzun hastalıklı derecede takip edildiği, devamsızlık sınırını geçmemiz halinde sınıfta kaldığımız bu sistem içinde kendimizi üniversiteli hissetmemiz elbette ki zorlaşıyor. Dayatılan bu bir sene içinde başarılı profil çizebilen öğrencilerin ise en azından temel seviyede bir yabancı dil donanımına sahip oldukları gözlemlenebilir bir durum. Farklı seviyelerde dil bilgisine sahip öğrencilerin aynı eğitim süresi sonunda aynı final sınavına tabi tutulmaları ise alkışlanası bir fikri kabiliyetin ürünü olarak önümüzde duruyor.

Her öğretim döneminde hazırlık okuyan öğrencilerin yarısına yakınının sınıfta kalıyor olmasına rağmen halen ısrarla aynı işleyişin devam ettirilmesinden eğitim tarzının bir milim değiştirilmemesinden, (değiştirilmesinin akıllara dahi getirilmediği  de bariz bir şekilde görülüyor.) her seferinde başarısızlıkların üstünün örtülmesinden artık usandık. Bu başarısızlıkların sorumluları olarak  öğrencilerin gösterilmesinden de çok sıkıldık. Sorunları yok sayan bir bakışla çözüm üretmekten kaçınılıyor olduğu da apaçık ortadadır. Sorun  bizlere dayatılan sistemin kendisindedir.

Öğrenciyi eğitim sistematiğini düzenlerken sürecin öznesi olarak görmeyen ama bir taraftan da devlet üniversitesi özel üniversite ayırmaksızın ders kitaplarını ücret karşılığı almayı zorunlu kılan bu ikiyüzlü sisteme soruyoruz. Bu neyin hazırlığı?