“Haydi diyoruz, “Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek”! Alıyoruz elimize pankartlarımızı, giyiyoruz gökkuşağının renklerini üzerimize, alanlara çıkıyoruz. ‘Çıkıyoruz’ dediğimize bakmayın sakın, çıkartmıyorlar tabii. Çünkü biz onların siyah zihniyetleri için fazla renkliyiz!”

Toplumun içinde yıllardır var olma mücadelesi veren LGBTİ+ bireyleri olarak bugün hala hayatın farklı alanlarında ayrımcılığa maruz kalıyor, şiddetin soğuk yüzüyle yüzleşiyor ve hayattan soyutlanmaya zorlanıyoruz. Liselerdeyiz, üniversitelerdeyiz, kampüslerdeyiz, çay içtiğiniz kantinlerdeyiz. Gökkuşağının renkleri olarak siyah dünyanın içindeyiz. Kirli zihniyetlerin göremeyeceği türde güzel renklerdeyiz. Kimilerimiz cinselliğini kabul etmiş açık beyanıyla aranızda dolaşıyor, kimilerimiz ise baskılardan dolayı beyanını gizliyor. Oturduğun sıra arkadaşınız, seninle fırında sıra bekliyoruz, kitapçıda aynı kitaplara bakıyoruz, aynı lokantada yemek yiyoruz, aynı isimleri taşıyoruz. Ama toplum heteroseksüel bireylere ‘normal’ bizlere ‘sapkın’ diyor. İşte tüm bu fobikliğin arasında bir grup insan 2003 yılında İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yapmaya karar veriyor. Evet, “Onur Yürüyüşü” ! Yaklaşık 20 kişi ile başlayan bu hareket yıllar içinde o kadar büyüyor ki 2007 yılında tam 1500 kişi İstiklal Caddesi’ni adeta dolduruyor.

2008 yılına geldiğimizde bizi artık ailelerimiz de tanıyor ve LGBT aileleri topluluğu LİSTAG örgütleniyor. Yine 2008 yılında ilk basına yansıyan eşcinsel cinayeti gerçekleşiyor, Ahmet Yıldız. Bir yanda örgütlenen aileler, bir yanda katilleşen aileler.

Lakin devlet hala bizi görmüyor. 2010 yılında kadından sorumlu devlet bakanı bizler için “Eşcinsellik hastalık, tedavi edilmeli diyor”.

Gezi olaylarıyla birlikte gücümüzün farkına varıyoruz. Ve 2013 yılında bir rekor kırıyoruz. Bu sefer Onur Yürüyüşü’ne tam 50.000 kişi katılıyor.

Bundan tam bir sene sonra ilk defa pek çok şehirde LGBT bireyleri yerel seçimlere aday olarak katılıyor. Başaracağız diyoruz!

Tam oldu olacak derken 2015 yılında devlet Onur Yürüyüşü’müze tayzikli suları, copları ve biber gazlarıyla saldırıyor. Öfkemizi de alıp Cihangir’e iniyoruz!

Baskılara göğüs gererek sanki inadına okuyoruz. Lise sıralarını, üniversitelerde amfileri bir bir dolduruyoruz. ‘Hastalık’lı görünen bizler doktor, mühendis, avukat, öğretmen olmak için ülkenin dört bir yanında fakültelere akın ediyoruz. Orada bizim gibi insanlarla tanışıyoruz, çok seviyor, çok seviliyoruz. Sanmayınız ki üniversiteler toz pembe güzelliklerle karşılıyor bizleri! Yürüyüşümüzden ne giydiğimize, kimlerle nasıl konuştuğumuza kadar dikkatle gözetleniyoruz. Üniversiteli aydın insanlar dediğimiz genç arkadaşlarımızın dalga konularına malzeme, tacizlerine özne oluyoruz.

Haydi diyoruz, “Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek”! Alıyoruz elimize pankartlarımızı, giyiyoruz gökkuşağının renklerini üzerimize, alanlara çıkıyoruz. ‘Çıkıyoruz’ dediğimize bakmayın sakın, çıkartmıyorlar tabii. Çünkü biz onların siyah zihniyetleri için fazla renkliyiz!

Üniversitede klüp kurmak bile mesele mesela… Çay severler klübü bile kurabilirsin belki ama resmi bir LGBT klübü fevkalade zor. Toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş bireylere queer bedenler ‘aşırı’ gelir. Oysa ne aşırıyız ne fazla! Ne sapkınız ne hasta! Alışın burdayız! Varız, var olacağız!