Ulaşcan Kurt yazdı: Gülse Birsel’e gençlere illa da bir şeyler tavsiye etmek istiyorsa, ‘olmayacak duaya amin diyeceğinize dünyayı yaşanabilir bir hale getirecek umudun kendi içinizde olduğunu bilin’ demesini öneririz.

Gülse Birsel, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde katıldığı bir söyleşide gençlere: ““Bir hayaliniz varsa bir an önce yapmaya başlayın. Yaz aylarını asla boş geçirmeyin. Neyi çok kolay yapıyorsanız ona yönelin. Bir an önce profesyonel olarak, paralı ya da parasız, yapmaya başlayın. 10 bin saat kuralını uygulayın ve konunuzda uzmanlaşın” diye bazı tavsiyelerde bulunmuş.

İddialı bir tavsiye!

Bu haberi okuyunca ilk olarak kendi kendime; ‘bir an önce yapmaya başlayacak bir hayalin var mı senin?’ diye sordum. Uzun süre düşündükten sonra aklıma hiçbir şey gelmediğini farkettim. Evet, daha 25 yaşında olmama rağmen Gülse Birsel’in tavsiyesine uyarak peşinden koşacağım herhangi bir hayalim yoktu. Hayallerimi , hayallerimizi çalmışlardı!

Kısa bir süre sonraysa aklıma ilk gelen şey şu oldu; bundan en fazla bir hafta önce çıkan bir habere göre Mersin’in Erdemli ilçesinde 12 yaşındaki bir çocuk yalnızca üstü kirli olduğu için değnekçi tarafından dolmuşta oturduğu yerden kaldırılmış ve yere oturtulmuştu.

Gülse Birsel’in tavsiyesinin gerçek dışılığı ise bu çocuğun serzenişinde fazlasıyla belirginleşiyordu: “Bu kişi koltuğa oturduğum halde çağırdı, yere oturttu. Burada oturacaksın dedi. Elbisemin yağ olduğunu, kirli olduğunu söyledi. Parasını verdiğim halde niye böyle yaptı anlamadım. Bir kadın da benim yerde fotoğrafımı çekmiş. Niye çekiyor ki, yanı boştu, yanına beni niye oturtmadı. Nerede iş bulsam orada çalışıyorum. Belirli bir yerde çalışmıyorum. Ekmeğimi arıyorum, nerede iş bulsam gidiyorum. Biz 4 kardeşiz. Ben en büyükleriyim. 6 yıldır buradayım. Babam hasta, ameliyat oldu. Kendisi asansör ustası. Düştü, yaralandı, ameliyat oldu. 1 senedir çalışmıyor. Okula gidiyordum, 2 sene okudum ama 1 yıldır gidemiyorum.”

12 yaşında hayatın bütün yükünü sırtında taşımak zorunda bırakılan Muhammed gibi binlerce, milyonlarca çocuk ‘büyüdüklerinde’ hangi hayalin peşinde sürükleneceklerdi acaba?
Muhammed’i aklımın bir köşesine kazıdıktan sonra aklıma gelen ilk şeyse genç işsizliği oldu.” CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Türkiye’nin sürekli olarak “yükselen genç işsizlik” oranlarında Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında 2. sırada olduğunu söyledi. Genç işsizlik oranının 26,7’ye yükseldiğini belirten Ağbaba, 2008 krizinden doğrudan etkilenen ülkelerin bile genç işsizlik oranları düşerken Türkiye’nin yükseldiğine dikkat çekti.”

Yüzde 26,7! Yani her dört gençten birisi işsiz.
Hayalimizin peşinden paralı ya da parasız koşmamızı tavsiye etmiş olsa da zaten paralı olarak koşmamız pek mümkün olmuyor. Parasız şekilde hayallerimizi kovalamaktan kastının da emeğimizi bedelsiz olarak satmak olmadığını umuyoruz.

“Özellikle de üniversite mezunları arasında görülen işsizlik oranının yüksekliği hayli dikkat çekici. Yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasındaki işsizlik oranı yüzde 12,2’den yüzde 13,1’e yükselmiş vaziyette.”

Yani gençler ailelerinin, arkadaşlarının, kendilerinin binbir emekleriyle kazandıkları ve –çoğu zaman bir yandan çalışıp bir yandan okuyarak-bitirdikleri üniversitelerden mezun olsa dahi işsiz kalma potansiyelleri çok yüksek.

Aslında gelecek kaygısı birer yarış atına çevrildikleri çocukluktan itibaren başlıyor ve bütün hayatı boyunca sarıyor gençleri.
Oysa hayal etmek, düşlemek kaygısızca gerçekleştirildiği ölçüde gerçektir. Aksi durumda bir tür hayal dünyasına hapsolmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Zaten günümüzde gençlerin durumu da öyle değil mi?

Ünlülerin, zenginlerin, gezginlerin sosyal medya hesaplarını takip edip ne yaptıklarını görmek için can atan, kendilerinin de bir gün onlar gibi olabilecekleri hayal dünyasına hapsolmuş kayıp bir gençlik yok mu karşımızda? Gençlerin hayalleri telefon ekranlarından öteye geçebiliyor mu? İhanet edilmiş kentlerin en cansız ve ruhsuz kuytularında yitirmiyor muyuz gençliğimizi?

Bir de, unutmadan şu 10.000 saat kuralına birkaç kelam etmeden olmaz. Yine aynı haberde 10.000 saat kuralı şöyle anlatılmış; “Malcolm Gladwell’in ilk olarak 2008 yılında basılan “Outliers” adlı kitabında başarıyı getirdiğini öne sürdüğü iki etkenden biri 10 bin saat kuralıdır. Temel olarak kural, bir konuda uzmanlaşmak için en az 10.000 saat üzerinde çalışılması gerektiğini söyler.”

Bir konuda uzmanlaşmak için gereken tam 10.000 dolu dolu saat!

Neyse ki -işsizlik oranına bakıldığında- gençlerin fazlasıyla zamanı var. Zaman bol, üşenmeden bir hesap yapalım: Bir genç işsiz günde 7 saat uyusa ve geri kalan 17 saatini bir konuda uzmanlaşmaya ayırsa; tam tamına 588,23529411764 günde uzman olabiliyor(!) Sonra belki asgari ücrete bir iş bulabilirsiniz, ha gayret gençler.

Eğer Ankara’da dayısı, AKP örgütlerinde tanıdığı var diye ya da kazara bir işe girmişse tabi hesap değişiyor: 09.00-18.00 arası işe gidiyor olsa (fazla mesai yok, iyi iş) işten çıkıp sevgilisiyle ya da arkadaşlarıyla herhangi bir sosyal faaliyette bulunmayarak doğrudan eve gelmişse; yol, yemek yeme gibi zaruri zaman kayıplarından sonra kendisine uyumadan önce yaklaşık 4 saat gibi bir süre kalıyor. Yine bu sürenin hepsini hayal ettiği alanda uzmanlaşmak için harcarsa (haftasonlarını, tatilleri de yapmadığı sosyal aktiviteler yaparak geçirsin, insafsız olmayalım) tam tamına 2500 günde uzman olabiliyor, yani 6,8493150684931 yılda. Sonrasında belki maaşına enflasyon farkına göre bir ya da iki ekmek fazladan alabilecek kadar zam alabilir.

Tabi bütün bunlar az buçuk muhalif değilseniz ve hapishanedeki 70.000 öğrenciden ya da mesleğini yapması sırf bu yüzden engellenmiş(Bkz: Ruhsatları verilmeyen avukat adayları, güvenlik soruşturması mağduru doktor, öğretmen adayları vs.) birisi değilseniz geçerli.

Bu arada yanlış anlaşılmasın; derdimiz Gülse Birsel’i yerin dibine sokmak değil. AKP döneminde çizgisini koruyabilmiş muhalif nadir sanatçılardan birisi kendisi. Ancak, sahici bir muhalefetin en asgari şartı; gerçek hayatın en karanlık dehlizlerine dahi hakim olmak ve hayata gerçekçi bir perspektifle bakmaktır.

Gençleri hayal dahi kuramayacak hale getiren, azınlık bir grubu durmadan zenginleştirirken toplumun çoğunluğunu gün geçtikçe daha çok yoksulluğa mahkum eden sisteme tutarlı bir eleştiri yapmadan sahici bir muhalefet yapılamaz maalesef.

Üstelik tavsiyesi bireysel kurtuluştan öteye gitmiyor oysa hakiki kurtuluşun kendisi toplumsallıktan geçer. Yani 10.000 saat boyunca patrona para kazandırmak için kafa patlacağımıza bu düzeni nasıl değiştiririz diye kafa yorsak ‘başarılı’ olmaya gereksinimimiz kalmayacak.

Sonuç olarak; Gülse Birsel’e gençlere illa da bir şeyler tavsiye etmek istiyorsa, ‘olmayacak duaya amin diyeceğinize dünyayı yaşanabilir bir hale getirecek umudun kendi içinizde olduğunu bilin’ demesini öneririz.

Evet, Gülse Birsel doğru söylüyor; gençlik hayal etme ve bu hayaller uğruna çaba gösterme çağıdır. Ancak kusura bakmasın ama hayal etmenin dahi elimizden alındığı bu karanlık çağda ‘bir hayal peşinde koşamayacak kadar yorgunuz.’

Hayır efendim! Biz gerçeği istiyoruz.

Gelecek biziz ve değiştirebilme potansiyelimize dair umudumuz sapasağlam duruyor, işte peşinden paralı ya da parasız şevkle koşabileceğimiz bir hayal…