Katip Çelebi’den Ekim Veyisoğlu yazdı: “Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe” diyordu Bertolt Brecht, çağımıza seslenir gibi… 68 isyanını ‘yarım kalmış bir öykü’, güzel ama artık mümkün olmayan bir masalmışçasına tarihin derinliklerine terk edenlere karşı yeniden bilince çıkarmak, onu bir şablon gibi tekrar etmek için değil, onun dersleriyle çağımızın 68’ini, daha iyisini yaratmak için belki de en önemli zamanlardan geçiyoruz.”

1968 baharının üzerinden tam 51 yıl geçti.

Başta Avrupa olmak üzere dünya çapında kapitalizmin vahşi politikalarına, savaşlara ve yoksulluğa duyulan öfkenin giderek arttığı; buna karşın faşizmin, şovenizmin ve ırkçılığın sermaye eliyle yükseltilmeye çalışıldığı çağımızda, 68 isyanı ve onun mücadele çağrısı, Roza’nın çığlığı gibi bugüne seslenmeye devam ediyor: Buradaydım, buradayım, hep burada olacağım!

68’in isyan dolu baharı; tüm dinamizmi, direngenliği, isyancılığı ve kesintisiz mücadeleciliğiyle, toplumsal savaşımlar tarihinde önemli dönüm noktalarından biri olmakla ve içerdiği derslerle birlikte özellikle günümüz gençlik mücadelelerinde; anlayışı, sloganları, fikirleri ve yöntemleriyle etkisini sürdürmeye devam ediyor.

“Barikat caddeyi kapatır, yolu açar”

68’in isyanının, çok bileşenli ve farklı kesimlerden milyonların katılımına rağmen ‘öğrenci hareketi olarak’ yer edinmesinde, dönemin mücadelesinde gençliğin katılımının muazzam boyutu ve üniversitelerin direnişin merkezleri haline gelmesi etkili oldu. Fransa’da milyonlarca işçinin grevlerle De Gaulle hükümetini titretmelerinin, İtalya’dan Almanya’ya Hindistan’dan Şili’ye kadar birçok coğrafyanın özellikle genç işçilerin öncülüğünü yaptığı kitlesel direnişlere sahne olmasının yanında; 68 isyanının mücadeleci karakterinde öğrenci gençliğin çok özel bir yanı vardı.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve ardından gelişen süreçte, savaşın etkisini hissederek büyümüş ve yaşanan ortamı savaş sonrasındaki gelişmesinin sınırlarına ulaşarak kriz yaşamaya başlayan kapitalizmin politikaların belirlediği bir dönemde, öğrenci gençliğin temel isyanını; kendi kültürel, entelektüel anlayışları ve tahayyülleri ile kapitalizmin gençliği ve özellikle üniversiteleri sermayenin ihtiyaçlarına uygun biçimde dönüştürme azmi arasındaki büyük çelişki oluşturuyordu. Öte yandan işçi sınıfının ve başta genç işçilerin mücadelesi öğrenci gençliğin talepleriyle sokakta buluşuyor; gençlik tüm ezilenlerin hisselerine tercüman oluyordu.

68 kuşağının mücadelesini sadece Mayıs 1968 ile sınırlandırmak elbette ki mümkün değil. Öncesi ve sonrasıyla dünya tarihinde çok özgün bir yere sahip olan bu muazzam kalkışma, kapitalizmin bütün büyük metropollerini sarsmakla kalmamış; kendi yol, yöntem, araç ve diliyle kendisinden sonra gelişecek olan irili ufaklı tüm toplumsal kalkışmalara yön verecek büyük izler bırakmıştı.

Felsefeden edebiyata, psikolojiden müziğe değin tüm alanlarda bir yeniden kuruluş etkisi yaratan isyan en başta var olan sistemle büyük bir hesaplaşmayı içerirken, yine bu sistemle uzlaşma içinde yaşamayı öne alan pasif muhalefete karşı da önemli bir itirazın gelişmesine sahne oluyordu. Kapitalizme bağlanmış umutların maskesi düşüyor, özgürlük bilinci kendi pratiğini de hazırlıyordu: Kaldırım taşının altında kumsal vardı!

Vietnam’dan amfi ışgallerıne: Güzellik sokaktadır!

Yerkürenin her köşesinde yankı bulan ve bir kuşağın tarihe imzasını atarak gelecek bütün kuşaklara devrettiği bu direniş mirası, akabinde gelen tüm toplumsal mücadelelere daima referans oldu.

68 isyanının temelinde, dünyayı değiştirme bilincini içeren her şey vardı. Devrimcilik, dayanışma, paylaşım, özgürlük, risk alma, tutku ve en önemlisi bütün bunlara dair gerçek bir inanış… İktisadi ve siyasi anlamda birbirinden farklı, coğrafi olarak ayrı duran bu yelpaze içerisinde tüm mesafeleri kısaltan bu başkaldırıyı tetikleyen dinamikler vardı elbette.

Sözün yerini eyleme bıraktığı bu dönem; başta Afrika ve Asya’da ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükseldiği, şeytanın bacağını kıran Küba Devrimi’nin ve Che Guevara’nın etkisini tüm coğrafyalarda hissettirmeye devam ettiği, Vietnam’da ABD emperyalizminin tüm vahşi yüzünü açığa çıkardığı, aynı zamanda kapitalizmin gerçek yüzünün tüm çıplaklığıyla görüldüğü bir dönemdi. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ve faşizmin dehşet dolu hikayeleriyle birlikte büyümüş olan Avrupa gençliği, kapitalizmin farklı coğrafyalardaki yıkımını ve vahşetini gözleriyle görmeye başlamış, kapitalizmin ‘özgür dünya’sının bir demagojiden ibaret olduğu gün yüzüne çıkmıştı.

Savaşa karşı başta ABD ve Fransa olmak üzere kapitalist metropollerde sokağa çıkan öğrenci hareketine yönelik saldırganlık, kapitalizmin ideolojik ve kültürel hegemonyasının giderek etkisini yitirmesini beraberinde getiriyordu. Burjuvazinin dayattığı yaşam tarzına radikal bir karşı çıkış gelişirken, özellikle eğitim alanındaki çelişkiler derinleşmekteydi. Kapitalizmin dönüşümlerinin ana sahalarından olan üniversiteler bu dönüşümlerden oldukça etkili biçimde nasipleniyordu.

Eğitim programları giderek teknikleşiyor, bilimsel bilgi üretimi verimlilik adına yok ediliyordu. Örneğin dönemin Fransa’sının ünlü Eğitim Bakanı Christian Fouchet, kendi adını taşıyan eğitim reformunu “Üniversitenin sanayileşmesi” olarak açıklıyordu.

Pentagon işgalinden Quartier Latin’e

68 isyanı tüm coğrafyalarda eş zamanlı ve tek biçimli bir şekilde yaşanmadı elbette. Dönemin ana karakterini belirleyen şey, bu birbirinden farklı renk skalası içerisinde, bambaşka nehirlerden akan mücadelelerin, aynı havzada buluşuyor olmasıydı. Bu buluşma aynı zamanda binlerce deneyimin birbirine bakışmasına ve tüm direnişlere yayılmasına olanak sağlıyordu.

Örneğin, hareketin ilk filizlerini verdiği ve Vietnam dolayımıyla antimilitarizmin, savaş karşıtlığının ve siyahlara yönelik ırkçılığın temel politik gündem olduğu ABD’de, gençlik yaratıcı eylemleri ustalıkla gerçekleştirdi.

67’de ABD’nin kalbi olan Pentagon, onbinlerce protestocu tarafından işgal edilmişti. Antikomünizm adına tüm muhalefetin susturulmaya çalışıldığı ve başta siyahlara yönelik baskı olmak üzere tüm politikaların bu bağlamda meşrulaştırılmaya çalışıldığı ABD üniversitelerinde; öğrencilerin “go-in, sit-in, teach-in” adını verdiği çeşitli eylem biçimleri gelişiyor, amfilere giren ve oturma eylemleri düzenleyen öğrenciler dersleri keserek kürsüleri işgal ediyor, gerçeklerin anlatılmasını istiyorlardı. Profesörler ırkçılığı ve savaşı tartışmaya zorlanırken, direniş Marksizm’den Feminizm’e kadar yoğun tartışmalarla zengin bir birikimin açığa çıkmasını sağlıyordu.

ABD’de yükselen ve milyonlara ulaşan hareket, Fransa’da adeta doruklarını yaşıyordu. Daha 67 yılında büyük grevlerle sarsılmaya başlayan ülkede, başta ABD emperyalizminin kurumlarına yönelik eylemler gerçekleşiyor, boykotlar ve işgallerle öğrenci gençlik geceleri aydınlatıyordu.

Hareketin zirveye ulaştığı Sorbonne Üniversitesi polis ve öğrenciler arasında yoğun çatışmalara sahne oluyordu. 3 Mayıs 1968’de polisin Sorbonne’u boşaltmasının ardından başlayan protestolar günlerce sürmüş, Sorbonne’u çevreleyen Quartier Latin’deki eylemler onbinlere ulaşmıştı. 10 Mayıs günü ünlü “Barikat Gecesi” ile zirveye ulaşan eylemlerin ardından Quartier Latin meydanı işgal edilirken, polisin saldırganlığını yakından gören kitleler eylemlere daha fazla katılıyor, mücadele giderek kitleselleşiyordu. Doğrudan demokrasi talebi genişliyor, iktidarın elinde kalan şiddet silahı, ortaya çıkan cesaretle, korkutucu etkisini yitiriyordu.

Sorbonne Üniversitesi’ni işgal eden öğrenciler, 1968

Tüm bu sayısız deneyimle birlikte, 68’in tüm ayrıntıları saatlerce tartışılacak engin bir hazineyle dolu. Geleceklerini belirsiz bir yola iterek değil, kendi ellerine alarak kendi yollarını açanların hikayesi, bugün için tarihin bir yerine sıkışmış bir mit değil, günümüz mücadeleleri için ders dolu bir praksisin gürül gürül akan bir kaynağı olmayı sürdürüyor.

‘Gerçekçi ol, imkansızı iste’

“Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe” diyordu Bertolt Brecht, çağımıza seslenir gibi… 68 isyanını ‘yarım kalmış bir öykü’, güzel ama artık mümkün olmayan bir masalmışçasına tarihin derinliklerine terk edenlere karşı yeniden bilince çıkarmak, onu bir şablon gibi tekrar etmek için değil, onun dersleriyle çağımızın 68’ini, daha iyisini yaratmak için belki de en önemli zamanlardan geçiyoruz.

Tıpkı Gezi Direnişi’ni yaratan; eşit, özgür bir ülke ve dünya özlemini yüreğinde sıcak tutanların, belki de bizim kuşağımızın gördüğü kötüler arasındaki en kötü iktidar olan AKP iktidarına karşı Gezi’yi bağrında taşıyıp daha muazzamını yaratmak için daha örgütlü ve cüretli biçimde “gerçekçi olup imkansızı istememiz” gerektiği gibi… Çünkü artık ne vaktimiz ne de sabrımız kaldı. Kapitalist sömürü ve tahakkümün gençliğe vadedecek hiçbir şeyinin olmadığı tüm açıklığıyla ortada… Kan ve zulümden, baskıdan ve otoriteden başka sunabilecek bir kelimesi dahi olmayan bu sistemin maskesini düşürmenin ve onu aşmanın vakti geldi de geçiyor bile.

Özgür bir dünyanın bir hayal değil; 68’in direnişçilerinden, Dev-Genç’lilerden Gezi’nin direnişçilerine kadar görüldüğü gibi doğru, gerçek ve mümkün olduğunu artık bilen bizler, hayal gücünü iktidara taşımak için bugün yeniden haykıralım: Her şeyi, hemen şimdi!